DKAB HABER PORTALI - 13 Aralık 2017, Çarşamba

Bulaç’ların İslamcılığı, Kekeç’lerin, Aktay’ların dürüstlüğü…

Bulaç’ların İslamcılığı, Kekeç’lerin, Aktay’ların dürüstlüğü…

“Günlerdir gazeteleri okuyor, televizyonları izliyorum. Okuyucu olmanın zor olduğu zamanlar…” diye yazmış Mustafa Karaalioğlu, Star’da. Hakkını teslim etmek gerek; bu dönemde okuyucu olmak zor, yazar olmak çok kolay. Hiçbir kaygı taşımadan, kendini ait hissettiğin grubun/partinin/örgütün/cemaatin çıkarına olduğunu düşündüğün şeyleri karala gitsin; bu bakımdan yazarlık kolay iş.

“Karalama”nın yanı sıra bir de “karalamak” var, kara çalmak yani… Ergenekon sürecinde genellikle iki kutup olarak “İslamcı” kanat ile “ulusalcı” kanadın etrafında kamp kuranlar birbirlerini karalayıp durdu; aşağılama, hakaret etme, yalan söyleme/yazma gibi her türden “silah” kullanıldı o günlerde.

17 Aralık sürecinde ise “silah” yine aynı idi, sadece ahlaksızlık boyutu artmıştı; yine iki cephe var kabaca; yine saldırılar, yine hakaretler, aşağılamalar, karalamalar…

17 Aralık’a kadar dost olanlar, arkadaş olanlar, birbirlerine iltifat yağdıranlar birdenbire azılı düşman kesildiler, kamp değiştirip birbirlerine kılıç sallamaya başladılar. Her dönem, “değerli ilim adamı”, “İslam âlimi” olarak baş tacı edilen Hayrettin Karaman, “Parti Müftüsü” oluverdi Türköne’nin köşesinde.

“APO’yu paşa yapalım!” önerisinin sahibi Türköne’nin gazetesi “çözüm süreci”ni sabote etmeye yarayacak yayınlar yapmaya başladı son aylarda.

İhlas Finans iflas edeli, binlerce insanı kazıklayalı 10 yıldan fazla olmuş olsun; ama Zaman gazetesi bu konuyla ilgili haberini araya gulyabaniler girdikten sonra taa 2014’te yapsın. Niye şimdi; şimdiye kadar yapmadıklarından ötürü edeceğin tövbe seni kurtarır mı acaba?

Daha bir sürü falso…

“Karşı taraf” çok mu dürüst?

Ali Bulaç, son aylara kadar çok değerli bir entelektüel, bir sosyolog değil miydi? Biraz da bu vasıfları ve tabii İslami literatüre kazandırdığı onca esere istinaden İslamcı belediyeler/iktidarlar nezdinde hüsnükabul görmemiş miydi? Maddi anlamda da kendisine destek olunmamış mıydı? Bu durumu Ahmet Kekeç’ler, Yasin Aktay’lar bilmiyor muydu? Bulaç’ın “oysa ne kadar kötü bir oportünist” olduğu son aylardaki “tarafgirliği” ve son olarak Bugün gazetesine verdiği mülakattan sonra mı anlaşılmıştı?

“Bu eleştiri köşe arkadaşı Ali Bulaç’a da gitsin tabii. O da sosyolojinin ve İslamcılığının bütün müktesebatını bu denklemi işlemek üzere harcamadı mı? Bedelsiz yapılacak bir fedakârlık değil bu? Ya çok inanırsınız, ideolojik gözünüz başka bir şey göremez kılar sizi veya bir görev alırsınız?

Neresi sivil bu hareketin Allah aşkına, neresi ahlaklı nesil yetiştirme, eğitim hareketi? Allah muhafaza başarılı olsaydı, Türköne’ye ne vaat edilmişti, Ali Bulaç’a ne? Müftülük veya siyasal teorisyenlik keser miydi acaba?”

Ali Bulaç ve Mümtaz’er Türköne hakkında bu hükümleri veren Yasin Aktay, benzer salvolarda bulunan Ahmet Kekeç ve diğerleri, Bulaç ya da başkaları hakkında bildiklerini şimdiye kadar niye saklamışlardı? Sakladıkları için bütün bir İslami camianın onlar hakkında hüsnü zanda bulunmalarından –dolayısıyla yanıldıklarından- kendilerini sorumlu tutmayacaklar mı?

Yazının başına dönersek yeniden; evet, bugünlerde yazar olmak çok kolay… Çünkü hiçbir ahlaki kaygı, hiçbir vicdan sorgulaması, hiçbir toplumsal sorumluluk baskısı hissetmiyor yazarlarımız. Ağzına geleni söyleyen, daha dün bir, bugün iki demeden “ben, ben, ben” diye böbürlenen yeni yetmeler bu halleriyle aleme nizamat vermeye kalkıyorlar. Yazık ki, onların sözleri dinleniyor, onlar el üstünde tutuluyor; onlar uçaklarda, konutlarda, köşklerde ağırlanıyor.

Bu tablonun daha dramatik bir yönü daha var; Jöleli’lerle, Rasim Ozan’larla, Sevilay’larla ilgili. Onu da başka bir yazıda ele almak lazım.

Son uyarı günümüzün “İslamcı”sına: Aynaya bak da ne kadar günahlarınla yüzleş; bu içler acısı duruma müstahak olacak çok günah işledin çünkü…

Beğen(1)Beğenme(0)

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.