DKAB HABER PORTALI - 13 Aralık 2017, Çarşamba

DOĞU TÜRKİSTAN KAHRAMANI OSMAN BATUR

DOĞU TÜRKİSTAN KAHRAMANI OSMAN BATUR

Asıl adı Osman İslamoğlu idi. Batur, O’na mücadelesine nispetle verilmiş bir unvan, bir sıfattır. “Kahraman ve cesur” anlamındadır. O, bu ünvan ve sıfatla özdeşleşmiş, böylece anılmaya hak kazanmıştır.

Osman Batur, Doğu Türkistan’ın yetiştirdiği en büyük mücahittir. 20. Yüzyılda, Çin’e karşı en büyük mücadeleyi vermiş bir efsane… Adı bugün bile Pekin yönetimini titretmeye yeten tarihi bir şahsiyettir Osman Batur.

Osman Batur’un güçlü ve heybetli bir yapısı vardı. 1.85 boyunda, kısa-kalın boynu ve yarı kapalı-kısık gözleri vardı. Kırışık kaş arası, yüzüne şahsiyetini yansıtıyordu. Çok az konuşurdu ve her konuda kendine güveni tamdı. 40 yaşına kadar hayvancılık ile uğraşmıştır.

Bu büyük mücahid, ilk dini bilgilerini, âlim olan dedesinden alır ve hayatını takva ile geçirir. Cengâverliği, kendisinden önce Çinliler ile savaşmış büyük mücahid Böke Batur’un yanında öğrendiği rivayet edilir. Böke Batur’un şu sözü, Osman Batur’a ve mücahitlere ümit aşılamıştır: “Bir gün, biz kâfirleri yine çöllerin öbür tarafına atacağız. Sayıları Taklamakan Çölü’ndeki kum taneleri kadar olsa bile!”
Osman Batur dillere destan bir yiğitlikle anıla gelmiştir. Hatta bir rivayete göre, Allah’ın yardımıyla, basit bir kementle uçak düşürmüş gözü kara bir kahramandır.

Zalim Çin’e başkaldırışı

1940 yılında, Çin zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. O vakitlerde, şimdilerde olduğu gibi Türkistan genelinde halk, zulme ve kırıma uğruyordu. Halkın önderleri, âlimleri katlediliyor; mülkleri gasp ediliyor; camileri yakılıp yıkılıyordu.

Köktogay bölgesinde, işgalci Çinli kaymakamın camiye çizmeleri ile girmesi üzerine halk, kaymakamı ve onlarca Çinli askeri öldürdü. Camilere tecavüz eden, Kur’an-ı Kerim’i yakan Çinlileri protesto eden ve zalimlere karşı boyun eğmeyen Doğu Türkistanlılar, “isyancı” oldukları bahanesiyle tutuklandılar.

İş o raddeye geldi ki, resmî makamlar, Türk’lerin ellerindeki silâhları toplamaya başladılar. Osman Batur’un babası ve ailesinden bazı kişiler, silâhlarını Çin askerlerine teslim ettiler. Osman Batur, silahını teslim etmeyi reddederek: “Bu gün silâhımızı alanlar, yarın canımızı da alırlar. Ben silâhımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar!” Dedi ve tek başına dağa çıktı.

Osman Batur, zalimlere karşı mücadelen başka kurtuluş yolu olmadığına inanıyordu. Başlattığı mücadele, aynı gün destek gördü. Arkasından ilk gidenler, arkadaşı Süleyman ve büyük oğlu Şerdiman oldu.

Silâhını Çinlilere teslim eden babası İslâm Bey, oğlu için hayır dualarını ve başarı dileklerini dile getirip oğlunu koruması için Allah-u Zülcelal’e dua ederken; Anası Ayça Hatun, “Ben oğlumu bugünler için doğurdum. Bizim canımız, bizden önce hayatını, bu dava uğruna feda edenlerin canından daha kıymetli değildir. Bizden sonrakilerin yaşaması için bizler de canımızı vermeye hazırız” diyerek, yaptığı konuşmalar ile hem oğluna destek oluyor hem de Müslümanları cihada davet ediyordu.

Kısa zaman içerisinde, etrafında gözü pek insanlardan bir mücahit ordusu oluştu. Zelebay Telci, Nurgocay Batur, Kâseyin Batır, Canım Han Hacı, Süleyman Batır, Musa Mergen Aktepe, Sulibay, Ökürbay, Nogaybay, Ahid Hacı, Halil Teyci, Karakul Zalin… Bunlar mücahitlerden birkaçıdır. O artık, kendisine tabii olanların imamı, Osman Batur’u idi.

1911 yılında, Çinlilere ve Ruslara karşı mücadeleye başlayan Osman Batur, bütün Altay topraklarının ve Doğu Türkistan’ın Çinlilerden ve Ruslardan kurtarılmasını amaç edinmişti. II. Dünya Savaşı yıllarında, Doğu Türkistan topraklarındaki Türklere yönelik baskıların kuvvetlenmesi ile birlikte, tepki hareketleri de kuvvet kazanmış ve Osman Batur’un yükselmesine zemin hazırlamıştı.

Mücadelesinde başarısı

Altayları Çinlilerden temizlemeye başlayan Osman Batur, 1943 yılında hedefine ulaşmış gözüküyordu. 22 Temmuz 1943’te Bulgun’da yapılan törenle Osman Batur Altay Kazakları’nın Han’ı ilân edildi. 1945’e gelindiğinde, Doğu Türkistan’da birkaç şehir haricinde, kontrol Doğu Türkistan Müslümanlarının eline geçmişti.

Çinliler, yönetimleri altında bulunan meskûn bölgelerin birer birer elden çıkmakta olduğunu anlayınca, büyük bir ordu oluşturdular. Osman Batur ve beraberindeki mücahitler, sayıca kendilerinden 10 kat fazla ve modern silâhlarla donanmış düzenli orduya karşı savaşa devam ettiler.

1949 yılında, Osman Batur daracık bir dağ bölgesine sıkışmıştı. Başlangıçta 30 bin savaşçı olan kuvveti 1950’de kadın ve çocuklar dâhil 3-4 bine inmişti. Son sığındığı yer, Gez Kurt bölgesiydi. Karakışta hayvanlar dağlarda barınamıyor, eteklere inmeye mecbur oluyorlardı.

1951 Şubat’ında, komünistler yine bir baskın hücumu yaptılar. Kazakların büyük bir kısmı yine baskından kurtuldu. Osman Batur’un kızı Azpay’la birlikte, birçok kadın-kız komünistlerin eline geçti. Osman Batur onları kurtarmak için bir geçitte 200 kişilik bir düşman birliğine tek başına hücuma geçti. Çok sayıda düşmanı öldürdü. Ancak cephanesi bittikten sonra, Kamambal Dağı’nda yakalandı.

Tung-Huang şehrine götürüldü. Ellerinden ve ayaklarından zincirlerle bağlanarak zindana atıldı. Her gün kesintisiz işkence görüyor, kendisine yardımcı olan Türk’leri ele vermesi için sıkıştırılıyordu. Çeşitli işkencelerden sonra, bir atın üzerine bindirilip “Türkistan’ı, Çinlilerden kurtaracağım diyen adamın hâline bakın” diyerek, sokak sokak dolaştırdılar. Bu hâlde bile, son sözleri, bağımsızlık için mücadele edenlerin yolunu aydınlatacak bir meşale idi…

Osman Batur, her sokakta “Ben ölebilirim ama dünya durdukça benim milletim mücadeleye devam edecek” diye haykırıyordu.
Çinliler, işe yarayacak bilgi alamayacaklarını anlayınca Osman Batur’u göstermelik bir mahkemeye sevk ettiler. Mahkeme, önceden verilmiş kararı, 19 Nisan 1951 tarihinde açıkladı: “Devrim düşmanlığı suçundan idam…”
29 Nisan 1951 tarihinde, önce kulaklarını, sonra kollarını keserek, Urumçi’de kurşunlanmak suretiyle şehit edildi.

Osman Batur idama götürülürken

Doğu Türkistanlı yazar Abdurrahman Hacımelek, Osman Batur’un hayatını anlattığı bir makalesinde, yakalandıktan sonra şehid edilişini şu şekilde anlatıyor:

“29 Nisan’da şahadete gidecekti büyük kahraman. O sabah, tabiat olayları normal seyrinin dışında idi, Urumçi’de hava kapkara idi. Çünkü baturlarının idamını protesto eden halk, ormanları yakmıştı. Çinli muhafızların gözlerinde, kendilerine doğru tüm heybeti ile yürüyen Osman Batur’a karşı korku beliriyordu, zorla meydana getirilen halk arasından tekbir sesleri geliyordu.
Çinliler nişan almış bekliyorlardı. Osman Batur, “Allahu Ekber” dedi ve ardından kurşun sesleri geldi. Sanki namaz kılıyordu; önce dizüstü düştü, sonra alnı secdeye vardı. Bir rütbe daha kazanmıştı: “Şehidlik…”

Oğulları Şerdiman ve Nebi ise cihada devam ediyordu. Büyük kahramanın oğulları da kendisi gibi destan yazmaktaydı. Çivili sopalar ve tüfekler ile uçaklara, tanklara meydan okuyorlardı. 1953 yılına kadar direnen oğulları, işgalci Çinliler ile yaptıkları anlaşma sonucu direnmeye son verdiler. Çin Komünist Partisi, tarihte bir ilki yapıyordu, yenildiğini kabul ediyor, anlaşmaya oturuyordu. Anlaşma şartlarından biri de Şehid Osman Batur’un naaşının teslimi idi. Nihayet naaş alınır, Köktogay bölgesindeki Kürti Ağulu’na defnedilir. Buraya yapılan türbe, sonraları, Çin uçakları tarafından çok kez bombalanacaktı.

Büyük kahraman tekbirler ile şahadet şerbetini içmişti. Lakin kendisinden sekiz sene sonra, yine büyük çapta bir isyan başlatıp sonraları yakalanacak olan Fetheddin Mahsum, işkence sırasında sürekli “Allahu Ekber”, “Yaşasın Şarki Türkistan” dediğinden, idam edilmeden önce dili iğneyle dikilerek sehpaya getirilecekti. “Ne ağır bir imtihandır, başındaki, Türkistan!”
Belazuri, şöyle der, Türkistan için: “Allah’ın yeryüzündeki cenneti“. Burada her şey destanlıktır. Mücahidleri, gölleri, dağları… Bu cennetin çocukları ağlıyor şimdi. Kadınları, yaşlıları ve 35 milyon şehid intikamının alınması için bekliyor, yeni Osman Batur’ları, Emir Yakub’ları, Fetheddin’leri…

Abdurrahman HACIMELEK (15.12.2010, Yüce Devlet-7)

[Not: Bu yazı hazırlanırken; Osman Batur (Yusuf Z. Arpacık, İlteriş Yay., 2.baskı 2009 İstanbul), Göç (Godfrey Lias, Boğaziçi Yay., 4. baskı, 1992 İstanbul) kitapları ile Dr. Ömer Kul’un habermedyaturk.com

sitesinde yayınlanan makalelerinden yararlanılmıştır.]

Beğen(0)Beğenme(0)

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz